Akademi Araştırma  
  Başarının Anahtarı Sistemli Çalışmaktır  
ANASAYFAHAKKIMIZDAÇALIŞMALARIMIZFAALİYETLERİMİZREFERANSLARIMIZBİZE ULAŞIN
Sayfa 1Sayfa 2

Sayfa 1

TÜRKİYE, AB VE DÜNYA’DA AR-GE FAALİYETLERİ

 
       Uluslar arası istatistiklere göz atıldığında, Ar-Ge yoğunluğu, yüksek olan, Ar-Ge harcamalarına bütçeden ve GSYH’dan en çok pay ayıran ülkelerin ulusal rekabet güçlerinin de en ileride olduğu görülmektedir. Ülkelerin rekabet gücünü belirleyen üç temel faktör vardır: Makro ekonomik ortamın kalitesi, kamu kurumlarının kalitesi ve teknolojik hazırlılık (readiness) derecesi. Bu faktörlerin her biri ekonomik büyüme üzerinde ayrı pozitif etkiler yapmanın yanında, birbirleriyle de sıkı bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi içindedir. Küresel rekabet ortamında ulusal rekabet gücünü artırmak isteyen ülkelerin kaynak donanımına ve düşük-maliyet avantajına dayalı alanlarda uzmanlaşmasını öngören statik karşılaştırmalı üstünlük anlayışından yüksek Ar-Ge yoğunluğuna, yüksek inovasyon becerisine, yüksek rekabet gücüne, yüksek katma-değer üretimine dayanan dinamik rekabet üstünlüğü anlayışına geçmeleri gerekmektedir.
 
Hükümetlerin politik istikrarı ve makroekonomik dengeyi koruması ve geliştirmesi, üstün beceri kazandıracak düzeyde insan kaynaklarına yeterli yatırımı yapması, Ar-Ge harcamalarını doğrudan ve dolaylı olarak destekleyerek ekonominin bilgi ve teknolojik altyapısını güçlendirmesi, girişimciliği özendiren, işletmeleri yatırıma ve üretime odaklayan bir yatırım ortamını güvence altına alması gerekmektedir.
 
Bir ülkenin bütçe yapısının, o ülkenin politik önceliklerini yansıtması gerekmektedir. Bu nedenle bütçe’den Ar-Ge’ye ayrılan payın artırılması, bilgi toplumuna ve bilgi ekonomisine geçişin ön koşullarından biri olarak kabul edilmektedir. Ar-Ge harcamalarının artması, aynı zamanda bilginin, rekabetin, büyümenin ve istihdamın ülkenin politik öncelikleri içine girmesi anlamını taşımaktadır. Günümüzün ekonomileri bilgiye dayanmaktadır. Bilgi ise Ar-Ge, eğitim ve inovasyon olmak üzere üçlü bir faaliyetin ürünüdür. Bilgi üçgenini oluşturan Ar-Ge, eğitim ve inovasyon entegre bir bütündür.
 
Ar-Ge faaliyetinin iki ana girdisi vardır: Ar-Ge harcamaları ve Ar-Ge personeli. Ar-Ge harcamaları, bilgi stoğunu artırarak ve bilgi stoğunun yeni uygulamaların tasarlanmasında kullanılmasını sağlayarak ekonomik büyüme için bir katalizör işlevi görmektedir. Ar-Ge harcamalarında bir artış, özel sektörün de Ar-Ge harcamalarını artıran bir kaldıraç görevi üstlenmektedir. Yapılan araştırmalar, devletin Ar-Ge harcamalarının özel sektörün Ar-Ge harcamaları üzerinde crowding-out etkisi yapmadığını, tersine özel sektörün Ar-Ge harcamalarını artırıcı bir etki yaptığını göstermektedir. Örneğin AB açısından Birlik düzeyinde Ar-Ge’ye yapılan her 1 euro’luk yatırım, özel sektörün de ek 1 euro’luk Ar-Ge yatırımı yapmasına yol açmaktadır. Yaratıcılık kapasitesini arttırma ve ekonomileri daha bilgi-yoğun hale getirmede, bilimsel-teknolojik insan kaynaklarının (BTİK) yani Ar-Ge personelinin varlığı da temel bir koşul olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Ar-Ge yatırımları, yeni bilgi üreterek ekonomideki bilgi birikiminin ve bilgi stoğunun artmasını sağlar. Özel mal ve hizmetlerden farklı olarak, bilginin kamusal mallara benzer iki temel özelliği vardır, rakip olmama (nonrival) ve dışlayamama (excludability). Rakip olmama ve dışlayamama özelliğinden dolayı her hangi bir bilgi parçası aynı anda ve başka kişiler tarafından farklı üretimlerde ve herhangi bir bedel ödenmeden kullanılabilmektedir. Bir kere üretildikten sonra her hangi bir bilgi parçasının ilave bir kullanıcıya veya kullanıcılara arzının marjinal maliyeti sıfırdır. Yani piyasada bilginin kira bedeli sıfır olabilmektedir. Bu nedenle özel sektör kar amacıyla bilgi üretmeye kalktığında ya marjinal maliyetten daha yüksek bir fiyatla satarak kullanıcının refah kaybına, üreticinin kar kaybına, dolayısıyla da ekonominin rekabet kaybına yol açacaktır, ya da ekonominin rekabet gücünü artıracak miktarda üretemeyecektir. Kısacası bilgi üretimi ve tahsisinde piyasalar tökezlemektedir. Gerçi günümüzde fikri mülkiyet hakları ile bilginin dışlanamazlık özelliği giderilmeye çalışılsa da, çoğu durumda dışlanamazlık özelliği hukuki sistemden çok bilginin yapısından kaynaklandığından dolayı (CD'lerin, TV görüntülerinin, filmlerin, bilgisayar software’lerinin, internet üzerindeki bilgilerin kolayca kopyalanması gibi) pek başarılı olunamamaktadır.
Bilginin yapısından dolayı dışlanamazlık büyük boyutta ise, serbest piyasa koşullarında özel sektörün tek başına yeterli ve ekonominin rekabet gücünü artıracak düzeyde bilgi üretmesi mümkün olamayacağı için, kamunun doğrudan bilgi üreterek veya özel sektörü teşvik ederek müdahale etmesi gerekmektedir. Rekabet gücünü belirleyen temel faktör, Ar-Ge ve inovasyon kaynaklı yüksek ve sürdürülebilir verimlilik artışıdır. İnovasyonu hızla üretim süreçlerinin ve ürünlerin iyileştirilmesi için kullanabilecek yüksek eğitim düzeyine ve üstün beceriye sahip işgücü ile rekabet ortamını besleyen etkin rekabet kurumları ve kuralları da rekabet gücünü besleyen ana etkenlerdir. Monopol, oligopol gibi eksik rekabet ortamı ile yolsuzluk, rüşvet, bürokrasi ile yıpranmış düşük kaliteli kamu kurumları ise rekabet gücünü zayıflatan belli başlı etkenlerdir.
 
Rekabet gücünün korunması ve geliştirilmesi, devletin en önemli ekonomik fonksiyonlarından biri haline gelmiştir. Devletin yeni işlevlerinden birisi, giderek şiddetlenen global rekabet ortamında, özel sektöre uygun Ar-Ge, yatırım ve büyüme ortamı sunarak küresel rakipleri karşısında rekabet üstünlüğü sağlayabilecek bir makro ekonomik yönetimi uzun dönemde sürdürebilmektir. Etki analizleri ve istişare süreçleri yoluyla yaptığı bütün doğrudan düzenlemelerin ve uyguladığı bütün politikaların ekonominin rekabet gücü üzerindeki olumlu/olumsuz etkilerini her aşamada değerlendirmektir. Küresel rekabet ortamında ulusal rekabet gücünü artırmak isteyen ülkelerin kaynak donanımına ve düşük-maliyet avantajına dayalı alanlarda uzmanlaşmasını öngören statik karşılaştırmalı üstünlük anlayışından yüksek Ar-Ge yoğunluğuna, yüksek inovasyon becerisine, yüksek rekabet gücüne, yüksek katma-değer üretimine dayanan dinamik rekabet üstünlüğü anlayışına geçmeleri gerekmektedir.
 
Karşılaştırmalı üstünlüğe dayalı rekabet daha çok miras alınan bir rekabet türü iken, rekabetçi üstünlük ise daha çok içselleştirilebilen, inşa edilebilen bir rekabet türüdür. Bunun için hükümetlerin politik istikrarı ve makroekonomik dengeyi koruması ve geliştirmesi, üstün beceri kazandıracak düzeyde insan kaynaklarına yeterli yatırımı yapması, ekonominin bilgi ve teknolojik altyapısını güçlendirmesi, girişimciliği özendiren, işletmeleri yatırıma ve üretime odaklayan bir yatırım ortamını güvence altına alması, ülkeyi küresel düzeyde tanıtıp pazarlaması gerekmektedir. Ar-Ge konusunda devlet-sanayi işbirliğinin klasik yöntemi olan geçici sponsorluk türünden kalıcı partnerlik türüne geçilmektedir. Kamu üniversiteleri ve araştırma merkezleri sanayide olmayan ve çok ihtiyaç duyduğu bilgi, uzmanlık ve kaynakları temin ederek hem özel sektör için Ar-Ge yatırımlarını daha cazip hale getirmekte, hem de kamu araştırma faaliyetlerini zenginleştirmekte ve finanse etmektedir. Ancak bu yeni siteme geçebilmek için, üniversitelerin sadece temel bilim öğretimiyle uğraşmakla yetinmemeleri, akademik araştırmalar ile özel sektörün ihtiyacı olan teknoloji-temelli inovasyonlar arasındaki uçurumu ortadan kaldırmaları gerekmektedir.
 
Kamunun ve özel sektörün Ar-Ge harcamalarının artması demek, toplumsal ve ekonomik boyutta bilimsel, teknolojik ve entelektüel sermaye üretiminin ve difüzyonunun artması demektir. Ar-Ge ve inovasyon, verimliliğe dayalı rekabet gücünün ve bilgi-temelli büyümenin ana kaynağıdır. Ar-Ge harcamaları işletmeler, sektörler ve ülkeler arasında güçlü taşma (spillover) etkileri doğurmaktadır. Örneğin AB ekonomilerinde emek verimliliğindeki artışın yaklaşık yüzde 40 kadarı Ar-Ge harcamalarından kaynaklanmaktadır. Ar-Ge yatırımlarının ekonomi çapındaki normal getiri oranları yüzde 50- yüzde 100 arasında değişmektedir. Kamu Ar-Ge harcamaları, aynı zamanda özel sektör Ar-Ge harcamalarını da pozitif etkilemektedir. Kamu Ar-Ge yoğunluğu yüksek olan ülkelerde, aynı zamanda özel sektör Ar-Ge yoğunluğu da yükselme eğilimi göstermektedir. Kamunun ekonominin bilgi tabanını geliştirmesi, mükemmellik havuzları oluşturması ve Ar-Ge yatırımlarını özendirmesi derecesinde özel sektörün Ar-Ge yatırımları da artmaktadır.
 
Kamunun özel sektör Ar-Ge harcamalarını doğrudan fonlaması veya mali teşviklerle dolaylı desteklemesi, özel sektör Ar-Ge harcamaları üzerinde kaldıraç etkisi doğurmaktadır. Rekabet gücünü entegre bir yaklaşımla ele almadan ekonomide yeni bir rekabet gücü momentumu başlatmak mümkün gözükmemektedir. Entegre yaklaşımın katma değeri, “bir bütünün parçaların toplamından daha fazla bir şey olmasından” kaynaklanmaktadır. Örneğin AB, İşletme Politikası-İnovasyon Politikası-Avrupa Araştırma Alanı olmak üzere Ar-Ge stratejisinin üç temel aracını Açık Koordinasyon Yöntemiyle koordine ederek hem AB alanının hem de üye ülkelerin ekonomilerinin rekabet gücünü artırmak istemektedir. Türkiye’de Türkiye Araştırma Alanı (TARAL ) çerçeve programıyla Türk ekonomisinin rekabet gücünü yükseltmek istemektedir.
 
 

DÜNYADAKİ AR-GE TRENDLERİ

 
        1990’lı yıllar Ar-Ge yoğunluğunun azaldığı, 2000’li yılların başı ise Ar-Ge yoğunluğunun eski düzeyini yakalamaya çalıştığı yıllar olmuştur. 1990 yılında 30 OECD ülkesinin ortalama Ar-Ge yoğunluğu yüzde 2.28 iken, sonraki yıllarda önce azalan, sonra artan bir trend yaşamış, ancak 2002 yılında bile yüzde 2.26 oranıyla 1990 yılının gerisinde kalmıştır. AB-15 için de benzer bir trend geçerlidir. AB-15’in 1990 yılı ortalama Ar-Ge yoğunluğu OECD ortalamasının (yüzde 2.28) biraz gerisinde yüzde 1.94 iken, 1997 yılına kadar düşerek yüzde 1.802e kadar gerilemiş, sonra toparlanmakla birlikte 2002 itibariyle ancak yüzde 1.95’e, yani 1990 değerine ulaşabilmiştir. 1990-2002 dönemindeki en büyük sıçramayı Türkiye gerçekleştirmiştir.
 
Dönem başında binde 32 olan Ar-Ge yoğunluğunu dönem sonunda ikiye katlayarak binde 66’ya çıkarabilmiştir. Ancak Türkiye’nin Ar-Ge yoğunluğu hala AB ortalamasının üçte biri, OECD ortalamasının ise dörtte biri düzeyinde bulunmaktadır. OECD hükümetlerinin çoğu, kamu Ar-Ge yatırımlarını harcamalarda yapılan kesintilerden uzak tutmayı hedeflemiş ve bazı durumlarda mütevazi bir artış bile gerçekleştirmiştir. 1990’ların başlarındaki seviyelerin çok altında kalmakla birlikte, OECD çapında Ar-Ge alanındaki devlet harcamalarının GSMH içindeki oranı 2000-2002 arasında %0,63’ten %0,68’e çıkarak bütçe tahsisatları en kayda değer bir şekilde ABD’de ve ardından Japonya ve AB’de artmıştır.
 
Devletlerin Ar-Ge bütçelerinde özellikle Bilişim ve İletişim Teknolojileri (BİT), biyoteknoloji ve nanoteknoloji alanlarında artış gözlemlenmektedir. Ulusal güvenlik kaygılarındaki artışın bir yansıması olarak ABD’deki artışın büyük bölümü savunma ile ilgili Ar-Ge alanında olmakla birlikte, sağlık ile ilgili Ar-Ge harcamaları da artmıştır. OECD düzeyinde Ar-Ge yoğunluğunda görülen azalmanın temel nedeni, ABD’de özel sektörün Ar-Ge harcamalarının gerilemesidir. ABD’de 2000-2003 arasında GSMH içinde sanayi tarafından finanse edilen Ar-Ge oranı %1,88’den %1,65’e düşerken, GSMH içinde özel sektör tarafından gerçekleştirilen Ar-Ge oranı %2,04’ten %1,81’e düşmüştür. Japonya’ da ise özel sektör tarafından gerçekleştirilen Ar-Ge harcamalarında büyük bir artış olmuştur. 2000-2002 arasında GSMH içindeki Ar-GE oranı %2,12’den %2,32’ye çıkmıştır. AB’de de mütevazi yükselişler olmuştur.
 

Hizmet Sektörü ve Ar-Ge 

 
Toplam özel sektör Ar-Ge çalışmaları içinde hizmet sektörünün payı 1991 yılında %15 iken 2000 yılında %23’e çıkmıştır. Buna karşın, yeni buluşlar konusunda hizmet sektörü genel olarak imalat sektörünün gerisinde kalmaktadır. Hizmet sektöründe yeni ve yaratıcı buluşların teşvik edilmesi, gelecekteki ekonomik performansın arttırılması açısından belirleyici bir öneme sahiptir. 2000 yılında OECD’deki toplam katma değerin %70’ini hizmet sektörü oluşturmuştur. OECD ekonomilerindeki 1990-2001 arasındaki katma değer artışının üçte ikisi, tıpkı istihdam artışının büyük bölümü gibi hizmet sektöründen kaynaklanmıştır. ABD, İngiltere ve Almanya dahil birçok OECD ülkesindeki emek verimliliği artışının büyük bölümünü de hizmet sektörü oluşturmuştur. Ekonomiler daha bilgi-yoğun hale geldikçe ve firmalar imalatlarını dünyanın daha düşük maliyetli bölgelerine kaydırdıkça OECD çapında hizmet sektörünün önemi daha da artacaktır. Hizmet sektörünün yavaş değişim gösterdiği yolundaki yerleşik düşüncenin aksine, finansal aracılık ve ticari hizmet firmalarındaki yaratıcılık ve yeni buluşları teşvik oranları (sırasıyla %50 ve %60 dolaylarında) imalat sektörünün ortalamasını aşmaktadır. Hizmet sektöründeki Ar-Ge artış oranları imalat sektörünü önemli miktarda geçmektedir.
 

Ar-Ge’nin Küreselleşmesi

 
 
Çin, İsrail ve Rusya’nın toplam Ar-Ge harcamaları, 2001 yılında OECD ülkelerinin %15’ine eşit olup 1995’teki %6,4 oranını çok gerilerde bırakmıştır. Birçok OECD ülkesinde çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) Ar-Ge çalışmalarının payı da artmıştır. OECD dışındaki ülkelerin bilimsel-teknik kapasiteleri arttıkça, çok uluslu şirketler de küresel çapta daha fazla yaygınlaşmaktadır. Diğer ülkeler arasında Çin, İsrail ve Rusya son birkaç yıl içerisinde Ar-Ge yoğunluğunda oldukça büyük artışlar gerçekleştirmiştir. Çin’in Ar-Ge yoğunluğu, 1996-2002 arasında iki katına (%0,6’dan %1,2’ye) çıkmış, toplam Ar-Ge yatırımları ise mutlak rakamlarla ABD ve Japonya’nın ardından üçüncü sıraya yükselmiştir.
AB'DEKİ ARGE VE REKABET GÜCÜ 
Global rakiplerine oranla önemli bir girişimcilik ve inovasyon açığı olduğunu farkeden AB, Ar-Ge, inovasyon ve girişimciliği ekonomi politikalarının merkezine taşıyarak dünyanın en rekabetçi ekonomisi olmayı hedeflemektedir. Nitekim 2004 yılı içinde AB genelinde yapılan Eurobarometer Survey araştırmasına göre, AB vatandaşlarının sadece yüzde 45’i, kendi-kendini istihdamı (girişimciliği), istihdam edilmeye tercih edeceğini söylemektedir. 2004 yılında yapılan Innovation Scoreboard 2004 araştırmasına göre de, 11 inovasyon göstergesinden 10’unda AB, ABD’nin gerinde kalmaktadır. Bu durum karşısında AB, rekabet gücünü ve inovasyonu, sürdürülebilir büyüme ve yüksek istihdam potansiyelini harekete geçirmenin iki temel anahtarı olarak görmektedir.
 
Lizbon Stratejisi hedefi olan 2010 yılında yüzde 3’lük Ar-Ge yoğunluğu hedefine ulaşılması durumunda, mevcut Ar-Ge yoğunluğuna kıyasla, AB ekonomisinin 2010 yılındaki büyüme hızının yüzde 1.7, verimliliğin yüzde 0.8, istihdamın yüzde 1.4, reel gelir düzeyinin yüzde 3 daha yüksek olacağı tahmin edilmektedir. AB genelindeki Ar-Ge yatırımlarının, diğer yatırımlar üzerinde önemli bir kaldıraç etkisi yapacağı tahmin edilmektedir. Kamunun Ar-Ge yatırımlarında yüzde 1’lik bir artışın, AB alanında yüzde 0.17’lik bir verimlilik artışına yol açtığı hesaplanmıştır. Ar-Ge harcamalarına kamunun katkısı açısından AB, ABD ve Japonya benzer özellikler göstermesine karşılık, özel sektörün Ar-Ge harcamalarına katkısı açısından AB, ABD ve Japonya’nın gerisinde bulunmaktadır. Ar-Ge yoğun endüstriler, ortalamanın üzerinde istihdam yaratmakta, ortalamanın üzerinde yüksek-becerili eleman kullanmakta ve ortalamanın üzerinde ücret ödemektedir. 1997-2002 döneminde AB alanında toplam istihdamdaki büyüme oranı yüzde 8.1 iken, aynı dönemde yüksek-teknoloji endüstrilerinde istihdamdaki büyüme oranı yüzde 11.9, bilgi-yoğun hizmet sektöründe ise yüzde 16.2 olarak gerçekleşmiştir.
 
AKADEMİ AR-GE

ANASAYFAHAKKIMIZDAÇALIŞMALARIMIZFAALİYETLERİMİZREFERANSLARIMIZBİZE ULAŞIN